Roxana NOVEL - Bölüm 23
Çevirmen: Aybüke
“Ölmek istemiyorum…”
Cassis o gün odasında sadece bayılmış gibi yapıyordu, bu yüzden Roxana’nın o ilk gün söylediği her şeyi duymuştu. O zaman ne demek istediğini pek anlayamamıştı ama şimdi yerdeki kırmızı kanı görünce, o hüzünlü sözler birden zihninde belirip dolaşmaya başladı. Ayrıca, kendisini bu odaya sürüklerken muhafızların aralarında konuştuklarını da hatırladı.
“Az önce dördüncü hanımın Genç Efendi Achille’den bahsettiğini duydun mu?”
“Gerçekten o oyuncak bebeğin genç efendiye benzediğini mi düşünüyor? Hiç benzemiyor bence.”
“Bence de. Ama belki onlara öyle geliyordur. Öyleyse madamın da leydi Roxana’nın da ona neden ilgi gösterdiğini biraz açıklıyor.”
“Genç efendi öldüğünde bu çocukla neredeyse aynı yaşlardaydı, değil mi? Belki de bu yüzden aklına o geliyordur.”
Adamların yaptığı bu dedikodunun Roxana’nın kan tükürmesiyle belki hiçbir ilgisi yoktu ama yine de Cassis’in içi huzursuz olmuştu. Göğsü sanki kumla doluyormuş gibi ağırlaşmıştı. Bu hissi Roxana yaralarını kendi elleriyle sarmayı teklif ettiğinde de yaşamıştı. Roxana’nın kardeşinden bahsettiğini duyunca, ister istemez kendi kız kardeşi Sylvia aklına gelmişti. O hafif bağ hissini duymasaydı, Roxana’nın çıplak sırtındaki yaralara dokunmasına asla izin vermezdi.
Tekrar kaşlarını çatıp alnına düşen kıvırcık tutamı eliyle sertçe kaldırdı. Aynı anda, Roxana’nın o gün yanından ayrılmadan önce ona verdiği hüzünlü tebessüm gözlerinin önüne geldi.
“Benden nefret ettiğini sanıyordum ama görüyorum ki düşmanına bile değer veriyorsun. O yüzden teşekkür ederim…”
“…bu kadar nazik olduğun için.”
O neredeyse fısıltıya benzeyen teşekkür sözleri kulağında çınladı ve göğsündeki ağırlığı daha da artırdı. Kendine gelmek için yüzüne kararlı bir ifade yerleştirdi ve hayallere dalmamaya çalıştı. Odayı taramaya devam ederken unuttuğu öğle yemeğini fark etti. Yemek çoktan soğumuştu, iştahı da pek yoktu ama yine de tepsidekileri hızlıca ağzına attı. Şimdilik gücünü toplamaya odaklanmalıydı. Kendi iyiliği için değilse bile, nerede olduğunu bilmeyip perişan halde merak eden ailesi için.
Odaya döner dönmez üzerimdeki tüm kanı yıkadım. Jeremy’yi, saçlarının kan yüzünden iyice dolaştığını söyleyerek odasına göndermeyi başarmıştım. Ama yıkanıp temizlenip yine odama döndü ve içeride epey bir oyalandı. Jeremy gidince yatağıma oturdum. Yeni sardığım kolumu kıyafetimin kolunun içinde saklıyordum. Banyodan çıktıktan sonra aceleyle sardığım için bandaj çoktan kana bulanmış, pembeleşmeye başlamıştı. Bu, kuluçka odasında kendi kendime açtığım yaranın iziydi.
Bandajı yavaşça açtım. Solgun tenimin üzerinde uzun bir yara izi belirgin şekilde duruyordu. Bir süre inceledikten sonra kelebeklerime seslendim:
“Heyyy! Akşam yemeği vakti!”
Kısa süre sonra koyu kırmızı zehir kelebekleri birer ikişer ortaya çıkmaya başladı. Yaralı kolumda on kadar kelebeğin konmuş olduğunu görmek biraz ürkütücüydü ama onların ev sahibi olarak, ana besin kaynağı olan kanımı düzenli vermeliydim. Yumurtalardan birini çoktan başarıyla çıkardığım gerçeği ise gizliydi. Herkese ilk iki yumurtanın başarısız olduğunu söylemiştim. Gerçekte yalnızca bir tanesi başarısız olmuştu.
Batı sınırına gönderdiğim kelebek ve Cassis’in odasında sakladığım kelebek, ilk başarılı yumurtadan çıkan iki kardeşti. Zehir kelebekleriyle aramdaki uyum beklediğimden bile iyiydi. Emily’ye yumurtaları inlerinden getirmesini söylediğimde sonuçların iyi olmasını umuyordum ama yine de onları kontrol edip edemeyeceğim konusunda endişelerim vardı. Kuluçka döneminden sağ çıkma şansları yalnızca yüzde otuzdu.
Yarı ruhsal varlıklar olan zehir kelebekleri, sıradan canlılardan çok farklıydı. Ben çağırmadıkça görünmez kalırlardı. Üreme şekilleri bile tuhaftı. Aynı yumurtadan çıkanlar birbirleriyle çoğalırdı. Şimdilik bir düzineden azdılar ama zamanla onlarca, hatta yüzlerce olacaklarını öngörüyordum. Üstelik özellikleri sadece türlerine değil, maruz kaldıkları zehrin niteliğine ve gücüne göre bile değişiyordu. Uygun beslenmezlerse sahiplerini kelimenin tam anlamıyla tüketip öldürebileceklerini bile görebiliyordum. Neyse ki Agrece malikanesi zehirle dolup taşan bir yer olduğu için onları beslemek konusunda avantajlıydım. Ayrıca kanımdaki zehir tadını çok seviyorlardı. Bu yüzden ölümüm gerçekleşene kadar bana sadık hizmetkârlarım ve silahlarım olacaklarından emindim.
Hayatta kalabilmek için kuracağım planlarda da çok işime yarayacaklardı. Bu nedenle yumurtalardan birini çoktan başarıyla çıkardığım gerçeğini gizledim. Bunu Jeremy bilmiyordu, annem bilmiyordu, hatta Emily bile bilmiyordu. En azından Cassis’i serbest bırakana kadar gizli tutacaktım. Kanama durunca kelebeklerden birini dışarıda bırakıp diğerlerini geri gönderdim.
“Batı sınırına git.”
Batıya gönderdiğim ilk kelebekle iletişim zayıflamaya başladığı için bir tane daha gönderdim. Bunun mesafeyle alakalı olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden o zavallı kelebeği geri çağıramıyordum. Henüz yeni olduğum için birden fazla kelebeği aynı anda kontrol etmekte çok iyi değildim. Aramızdaki bağı güçlendirmek için aldığım zehrin dozunu artırmam gerektiğini hissediyordum. Onları besledikten kısa süre sonra Emily’yi çağırdım ve bundan sonra getireceği zehrin hem oranını hem miktarını artırması talimatını verdim.
Henüz bir ergendim ve hâlâ eğitilmem gereken bir sürü konu vardı. Böyle bir eğitimden dönerken en son görmek isteyeceğim kişilerden biriyle karşılaştım.
“Ooo merhaba, Xana!”
Bir kadın, yemyeşil bir çayırın ortasında açık bir güneş şemsiyesiyle ayakta dururken bana seslendi. Deon’un annesi Maria’ydı bu. Kahverengi saçları ve menekşe rengi gözleri vardı. Beni gördüğüne pek bir sevinmiş görünüyordu.
“Merhaba. Yürüyüşe mi çıktınız, leydi Maria?”
Ses tonum nazikti ama kaşlarımı çatmamak için kendimi epey zorluyordum.
“Xana, seni her gördüğümde daha da güzelleşiyorsun.”
Bu cümleyi bana yüzlerce kez tekrar etmişti. Deon gibi ne düşündüğü anlaşılmayan biri değildi. Maria duygularını saklayamayan biriydi. Görünüşü de bunu destekliyordu: yuvarlak, masum yüzlü, küçük yapılı… Çoğu kişiye sevimli bir hayvanı çağrıştırırdı.
Yanında da her zamanki gibi bir grup hizmetkâr vardı. Maria karşılaştığımız her seferinde bana aşırı bir nezaket gösterirdi ve nedense bu beni rahatlatmazdı. Deon’un annesi olmasını bir yana bırakırsak, kişiliğini de pek sevmezdim. Maria, Lante’nin üçüncü eşiydi. Neşeli ve girişken oluşuyla meşhurdu; bu yönüyle Jeremy’nin annesinden ve benim annemden çok farklıydı.
“Sierra her zaman yıllara meydan okuyan bir güzelliğe sahipti ama sen… Sen onun bile ötesindesin, Xana.”
“Ben onunla kıyaslanamam bile.”
“Abartmıyorum tatlım. Sana yakışacak bir övgü kelimesi var mı bilmiyorum.”
Maria, bana bakarak güzelliğimi överken gözlerini bir an bile ayırmıyordu.
“Hazır karşılaşmışken, benimle biraz çay içmeye ne dersin? Bu gibi fırsatlar sık sık ayağımıza gelmiyor.”
Bu sözlerini biri duysa, Agrece malikânesini tatil yeri sanabilirdi.
“Biliyor musun tatlım, Deon’u uzun süredir göremedim. Siz çocuklar bu evde o kadar meşgulsünüz ki… Madem böyle denk geldik, neden onu da çağırmıyorum, hım?