Roxana NOVEL - Bölüm 24
Çevirmen: Aybüke
Deon o sırada Agrece malikânesinde değildi. Lante’in verdiği bir işi yapmak için dışarıdaydı. Karşımda duran kadın ise muhtemelen bunu bilmeyen tek kişiydi. Ya da belki biliyordu ama evdeki annelik vasfı en zayıf olanlardan biri olduğu için tek çocuğunun nerede olduğunu unutmuştu. Bir bakıma, umursamazlık eğilimi ve ruhundaki soğukluk açısından Deon’dan pek de farkı yoktu.
“Pekâlâ, biriniz gidip Deon’u çağırın,” dedi arkasına bakarak.
Evde olmuş olsa ve gelmek istese bile, onunla asla çay içmezdim. Aramız hiç iyi değildi hem de hiç.
“Hanımım, genç efendi Deon şu anda evde değil.”
İçlerinden biri zahmet edip ona durumu açıklamıştı.
“Ah! Öyle mi? Ne iş için gitmiş?”
Soruyu sorarken, oğlunun gerçekten malikânede olmadığını ancak yeni anlamış gibi bir hâli vardı.
“Tam bilmiyorum madam, ama efendinin verdiği bir görev içindi.”
Maria nihayet durumu kavramış gibi başını salladı. Ardından tüm dikkatini hizmetçiye çevirdi.
“Adın neydi senin? Louelle’in tavsiyesiyle hizmetime girmiştin, değil mi?”
“Evet, Hanımefendi. Adım Lanna.”
“Ah, ne hoş bir isim. Deon hakkında beni bilgilendirdiğin için teşekkürler.”
Övgüyü duyunca hizmetçi daha da derin bir saygı eğilmesi yaptı. Fakat Maria’nın sıcak bakışı, bir anda şeytani bir gülümsemeye dönüştü.
“Peki, iznim olmadan konuşabileceğini kim söyledi?”
Şak.
Havada kavis çizen kızıl bir sıvı… Maria’nın tam karşısında duran hizmetçi yere ağır ağır yığıldı.
Güm.
Bedeninde tek bir yaşam kırıntısı dahi kalmamıştı.
“Götürün, iblislere yem edin.”
Maria bu sözleri her zamanki sıradan tonuyla söyledi. Az önce hizmetçinin şah damarını kesen şemsiyesindeki kanı silkeledi. Kan, yemyeşil çimlere sıçramıştı. Komutu duyan hizmetkârları ise karınca ordusu gibi hep birlikte harekete geçti.
Maria sonra gözlerini açarak sanki bir şey hatırlamış gibi bana döndü.
“Ay canım, kusura bakma. O pis f*hişenin kanı üstüne sıçramadı ya?”
Maria’nın şemsiyeyi kaldırdığını görür görmez olacakları tahmin etmiştim, bu yüzden kan yalnızca ayakkabımın ucuna kadar ulaşmıştı.
“Hayır, bana değmedi.”
“Ne güzel. O hâlde… Bahçeye geçelim mi, tatlım?”
Bakışlarım Maria’nın kana bulanan elbisesine kaydı. Kızıl lekeler elbisenin her yerine yayılmıştı. Bu hâlde bile bahçede çay içme konusunda ısrar etmesi gerçekten tiksindiriciydi. Onun nasıl biri olduğunu biliyordum ama yine de midem kalkmıştı.
“Korkarım ki başka bir randevum var. Başka zaman mutlaka çaya katılırım.”
Belki de biraz saf olduğundan, beni durdurmaya bile çalışmadı. Hatta benimle çay içemediği için pişman olduğu barizdi.
“Peki. Ama fırsat bulduğunda odama mutlaka uğra. Bebeklerim için aldığım yeni kıyafetleri sana göstermek istiyorum. Senin üzerinde görmek istediğim o kadar çok şey var ki!”
Elbette onun odasına asla gitmeyecektim ama bunu belli etmemek için yüzüme tatlı bir gülümseme yerleştirdim. Böylece kısa karşılaşmamızdan tamamen farklı düşüncelerle ayrıldık. Arkamı döner dönmez, gülümsemem yüzümden silindi.
“Off, bu gerçekten de iğrenç kokuyor!”
Jeremy’nin sesi, ne kadar sinirlendiğini ele veriyordu. Vücudu baştan aşağı iblis balçığıyla kaplanmıştı; görüşü bulanık, nefesi ağırdı.
“Bir de o sevimsiz yaratıkları öldürmeme izin bile yok.”
Son eğitim seansı, B sektöründeki iblis çiftliğinden zehirli diken toplama göreviydi. Agrece ailesi uyuşturucu ve zehir ticareti de yapan bir aileydi; bu yüzden eğitim hem öğretici bir amaç taşıyor hem de toplanan zehirler satılıyordu. Tabii bu iş göründüğü kadar kolay değildi; iblisleri öldürmeden zehir toplamak gerekiyordu.
Eğitimmiş… Bedava işçilik resmen. Bir kuruş bile almıyorum.
Jeremy, ağzına giren kıvamlı sıvıyı tükürerek küfretti. O sırada ona doğru gelen bir kalabalık olduğunu fark etti. Kaşlarını çatarak yüzündeki balçığı sildi. Görüşü açılınca grubun bir ceset taşıdığını gördü.
“Ne oluyor? Onu geri dönüşüme mi getirdiniz?”
“Evet, Efendi Jeremy.”
“Ben olsam başka yere götürürdüm. Şimdi içeri girerseniz kendi ölüm fermanınızı imzalamış olursunuz.”
Çiftliği biraz önce tam bir kaosa sürüklemişti. Zehir toplama işinin siniriyle iblisleri çileden çıkarmış, içeri giren herkesi doğrayacak hâle getirmişti. Böyle bir zamanda çiftliğe girmek kesinlikle tehlikeliydi.
“Merak etmeyin efendim. Birkaç dakikalığına dayanırız.”
Hizmetçi sakin bir sesle konuştu.
“Bir dakika. Kimin hizmetindesiniz siz?”
Jeremy sadece tahminini doğrulamak için sordu.
“Leydi Maria’nın.”
Jeremy hemen sırıttı; durum netleşmişti. Eğer Maria’nın hizmetçileriyse birkaç dakika iblislere dayanabilecek güçte olmalıydılar. Maria, zayıf hizmetçilerden nefret ederdi. Yanında çalışacak kişileri özellikle güçlü seçerdi. Jeremy bir bilek hareketiyle on tanesini öldürebilirdi ama mesele bu değildi.
Asıl gariplik, onların sadece hizmetçi olmasına rağmen savaşçı gibi yetiştirilmesiydi. Jeremy bunun sebebini hep tuhaf bulurdu.
“Peki, devam edin.”
Jeremy onlara yardım etse iş bir dakikada biterdi. Ancak konu Roxana ile ilgili değilse zaman harcamaktan nefret ediyordu. Bu yüzden duvarın kenarına yaslandı, kollarını bağladı ve kadın hizmetçilerin içeri girişini izlemeye başladı.
Bir süre iblislerin çıkardığı korkunç sesleri dinledi, fakat tuhaf olan şu ki içeriden tek bir yardım çığlığı gelmedi. Hizmetçiler kısa süre sonra cesedi bırakmış olarak dışarı çıktılar ve kapıyı kapattılar. İçeride yalnızca birkaç dakika kalmışlardı ama sağ çıkmaları mucizeydi. Yine de yüzlerinden süzülen ter, işin zorluğunu fazlasıyla anlatıyordu.
“Size uyarmadığımı söyleyemezsiniz.”
Jeremy duvardan doğrulup gülümsedi. Hizmetçilerin başka bir çiftliğe gitmesi daha güvenli olurdu ama o da hayli uzaktaydı. Böyle bir gecikme Maria’nın öfkesini üzerlerine çekebilirdi—ki bu iblislerden daha tehlikeliydi.
“Artık gidelim, Efendi Jeremy.”
“Tabii tabii.”
Jeremy başını umursamazca salladı. Hizmetçiler uzaklaşmaya başladığında, o da birkaç adım geriden onları takip etti. Bunu fark eden kadınlar tedirgin bir şekilde arkalarına baktı.
“Ne oldu? Devam edin.”
Jeremy alaycı bir sesle konuştu. Onun peşlerinden geldiği ortadaydı, ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Yeniden öne döndüler ve Jeremy onları adım adım izlemeyi sürdürdü.
Devam edecek…